sen gidersin bu kent üstüme yıkılır çiçeğe su vermez yaşar usta neyine üflemez akid dede bütün trafik ışıkları kırmızıda kalır..
su kenarında soğur ince belli çay her nezaret, hane olur içime tarlada salınmaz başak kırılmaz aynalar ötmez kuşları semalarımın canıma sel eylediğim sen gidersin bu kent üstüme yıkılır..
sen gidersin bu kent üstüme (işlemediğim bir suç gibi) yıkılır!... kendi kentime sürgünüm hey gözlerini yeşilden çalan çocuk kendi kendime yolculuğum gibi su kıyısı laflarım var sana gitarımda biriktirilmiş iç (bir) el için yıllar tarafından öğretilmiş..
demir çarık çelik asa pusuya düşürülmüş gülümsemelerle ruhumda bu kentten o kente getireceğim kendimi a çocuk ki kendini kendi/sizliğiyle tütsülemiş!.....
vay ömrümün yol delisi yanı kolonya kokan otobüslerde kaldı gençliğim sâhi,sen var mıydın otogarlarda?..
nerde bir kavga dursa orda başlıyor yurdum (dâhildir elbet yeşil de olsa bursa...)
ucube der ki hiç bir kent öldürmez insanı diyarbekir kadar yolcu da bir kelam etsin naçizane hiçbir kent öldürmez insanı bence sürüldüğü kent kadar!.....
kendim kendime sürgün kentim kendine çok vurdular da yılmadım sığındım rengine!.... gök- yüzüne düştük ki düştük gerçekliklerinin masalında akorlar bulduk usulca ak kor olmuşken içimiz sahilden çaldık gülüşlerimizi gözyaşımızı buluttan sağdık duman olduk bir zaman cennet için cehheneme katlandık soğudu ateşi cinnetin kendimizi kent yaptık kuşlar yürümeyi öğrendi kanatlandık kanadıkta kanadık ama kanatmadık anladık ki insan kendine yolcu anladık ki insan kalbine yolcu!........
kendi kentine dönebilmeli insan kendi kendine döner gibi her sokakta bir izi olmalı bebeğe gülümser gibi...
kendi kentinden gidebilmeli insan kendi kendine küser gibi her yaprak ıslanmalı giderken ölümlere ağlar gibi...
bu şehrin sokaklarıdır bir gölgelik çınar altı bulamadığımız denizinden mavilik çalıp düşümüze katık yaptığımız...
bu şehrin sokaklarıdır başka şehirlerin sokaklarından tanıdığımız yağmurundan gözyaşı alıp gök-yüzüne akıttığımız!... ... .. . belki de ondandır hep kendine yolcu olmamız biz bu şehrin çıkmaz sokaklarıyız!...
■H. Kalyoncu■
Teenage Mutant Ninja Turtles, Teenage Mutant Ninja Turtles, Teenage Mutant Ninja Turtles, Heroes in a half shell Turtle power.
diye efsane cizgi filmin sözlerini dewam ettirmek isterdim ama... cok uzun bazen ben bile sasirıyorum ezberimdekini..
tospalar 4 e ayrılır su tospalari wolsvagen tospalari ninja tospalar bide ninja olamayan tospalar
ninja olamayan tospalar demek biraz absürd kaçıyor... cünkü kainatta numunesi bulunmayan türünün tek örneği olan tek tospaa bu tospadir.. o yüzden ler lar takısı eklemek gereksiz..
bu resim ninja olma yolunda ilerleyen cekirge sınıfı ninjalardir..
tospalarin en belirgin özellikleri biraz yavaş hareket etmesi ve etrafini çok hizli görmesidir.
tanrı tospalari parasiz bırakmasin diyorum... mazallah.. donlarina kadar alirlar...
hastalanma olasılıkları düşüktür..bu yüzden cok uzun yaşarlar.. ama vebaya yakalananlarin sonu biraz hüzünlüü oluyor..
sevgililerin durumu bazen yatakta hiçte sanıldığı kadar rahatlayici olmayabilir... ters düz duran bir ciftin altta kalanın canı cıksın hesabi bknz:
tospalar her işi yapamaz... her sucu beceremez.. ellerine yüzlerine bulastirirlar... zeki olmalarina zekidirler... :))
sondan ikinci mesajim kardeşler arası şiddetli geçimsizlik olur... erkek olan dişi olani her zaman döver...
ve son mesajim tospalarin en büyük özelliği.. uzun yaşamalari demiştim.. bu yüzden dostluklari kadimdir..
trajik bir senaryo yazmıs yüce rejisör akordu bozuk bir müzik ve gözlerimdeki acıya yapılan bir yakın plan çekim ile ve ''nevet'' ve ''nolamaz'' diye haykırmam gerekiyormuş demeki ki.........
- tarjik hikayeler trajı komiklere dönüştü teker teker..haykırışların hepsi geride hepsi sessiz kaldı..sessiz çekim yapıyorlardı ya da sen pandomim ustası olmuştun artık...ve ışık...
ne öylem var -ki sözüm konar sözün üstüne- :) ne böylem kalmış bir varmış,iki yokmuş üç hiç kimsenin umurunda değilmiş!
- ne öyle olmuşsun ne de ben böyle...öyle yada böyle geçip gitmiş zaman...bir hiç olmamış ki...sıra ikiye hiç geçememiş...üç? üç ne? kimse yokki, etrafta kimin umrunda olsun? herkes gitmiş...sahne son sahne...sen selam verirken kalmışsın seyirciye...ben ışıkları kapamayı unutmuşum...
boşluğa oynayan iki figüran.. iki adam,düzene kafa tutmuş herkesin tersine gidiyordu. ışıklar aydınlatırken üzerimi, alem karanlığa bakakalmış..son noktasını yerleştirirken hokkasına..!
- boşluğa o kadar çok bakarsan boşlukda senin içine bakar...üzerine düşer tüm gölgeler derin çukurlar iki tane gözlerinin yerinde..ışıkları görmüyor ki gözler artık...güneşe o kadar bakma demişlerdi...kör ediyormuş doru dedikleri...
gözleri şimşek bakan ve mağrur olanın olağanüstü güzel parmakları ile parşömene döşediği farîsi şekiller,mumların oyunbaz ışığında, tıpkı o kentin çölündeki kum izleri gibi kıvrımlı ve esrarengiz şekiller çiziyordu.
- tüm şekiller kalbindeydi çünkü...esrarengiz olmak isteme se de ilginç olaylar silsilesinde esrarengiz oluyordu.etraftaki hiç bir şeye anlam katamazken...küçükken yüzüne çizilmiş bir palyaço makyajı gülüyordu aklında ama yüzü gülmüyordu.
hah..desen ki, ben şimdi sana andromeda galaksisinden geldim ben şimdi sana oralardan yeni bir melodi getirdim gitarının perdelerini aç istersen,güneş görsün desen... anlarsin ex nihilo nihit fit..
yüzümde Adolf' un sert bakışı... içimde Lorel' in masum gülüşü..
- desemki ben hep aynı yerdeydim...herkes ilerlerken ben yerimde saydım..gidenleri saydım sonra...gelenleri...sayı saymakta üstüme yoktur ondan...ne çok git gel yaşamışım ben...gidip de gelememişim...geldiimde bulamamışım...desem ki ben nota bilmem...ezbere çalarım tüm melodileri...ezberim zayıftır..ondan cılız şimdilerde müzik...yüzümde şaşkınlığın kamyon görmüş kedi suratı...içimde mırlayan bir kedi..
gitar çığlıkları gecenin içinde ve eteklerini savura savura dans eden sen.. bir ileri bir geri metrenomunu kaçirmiş adimlar eşliğinde.. sanki yeni yıla giriyormuşsun yahut merihin fezâyla olan düğünündesin.. Hâli pür melâlimi anlatmak çok güç. dokuz ilham perisi varmış eski yunanda yüz çeviriyorum dokuzuna da.. ne roma ne mısır... kendi tanrılarim kendi tanrıçalarım var senin ezbere caldiğin melodilerde..
- gitarımın sesinde sen..adımlarım karışmış kafam kadar en az...kafamda milyon tane düşünce milyonunda da daılmış her yer...ben yeni yıla hiç girmedim...hiç yepyeni bi yılım olmadı hep geçen yılda kaldım..hep geçen yılda yaptıklarım kaldı bana...geleni göremedim ondan...ondan hiç bilmem o gün dilekte bulunmayı...gerçekleşir mi dersin yakalarsam bu yeni yılı?
sen dileğini dileyen bir kedi ben şimdi kaybolmuş bir yelkenli arıyorum kentimi Atlantisi arar gibi... biz bu denizlerde hep yalnız bu fırtınalarda hep filikasız kalmadık mı milyon kez arayıp da limanlarımızı milyon kez batmadık mı...?
- denizkızları vardı hep...hep gülerlerdi yüzüne gemimin...hep kandı gemim...hep kayalarda parçalandı...kayıp bir şehir arıyorken sen ve ben de kayıp kıta avındayken...anladım ki şehirler kıtalardan büyük olabiliyor tutkuyla bağlandığında bir şehre...dilekler hava da uçuşuyor...gecenin en karanlık yeri değil miydi gemimin battığı...dilekler dilemesem de adaklar adamıştım kaybolmuşluğumla...dilekler kabul olmayınca adağı yerine getirmen gerekmezmiş...ben hiç adak yerine getirmedim kayıp giden bu şehirde..yağmurlar yağarken kayıp şehirlerde ıslandım...ıslak kediler umutsuzdu ıslak kediler yalnız...ıslak kediler ürkmüş...kayıp bir şehrin tüm gölgeleri wardı ıslak bir kedinin gözlerinde...
söz mü gelir sözüm üstüne saz mı düşer sazım üstüne yazın kışım üstüne başın gözüm üstüne :))
dipnot: " ■ " bulunan paragraflar scordatura ya aittir.
eskimiş birazda arkaik hüzünleri alet ediyorum kendime çünkü "bekle bizi İstanbul" göz pınarların aklımdan nehir gibi geçtiğinde!... notası bulunamayan paslanmış teller gibiyim yokluğunda dört dörtlük dokunuşlarım da yok artık aksak kalıyorum, burdan bakınca biraz da ağlak! ne legatolar açıyor kapılarımı ne de fretler. mahsur kaldığım silüet aralığında...
gitarımı sevdiğim gibi daha bir seviyorum seni de ikinizde saklıyorum ve aklıyorum geceden karanlık hüzünlerimi!.... sebebim Aşkla. susuyorsun susuyorum susmak, yar bildiğin har tarafından bir awuç suda boğulmakmıdır? biliyorsun biliyorum el keder... bazen nefes almak havasız kalmaktan beter. yüzümden yüzlerce yüz akıyor herkes kendi sorusunu soruyor kendi sokağında kendi cevabını arıyor şaşırtıcı.. parmak uçlarıma vurmuyor bu akşam şiir kuşları sol yanımın krampları arasında bir türküsüzlük hali midir bu? bilmiyorum bilmiyorsun
hergün geçtiğim yollarımda sayıyorum göz yaşlarımı avunmak istiyorum avunamıyorum büyük bir arbedeyle taaruza geçiyorlar üstüme hüznümün hırçın gladioları dermanım yok, kendimde kendimi savunamıyorum.. güçsüzüm uçurumlarım var yine, bir yapraklaşma haliyim işte savrulamıyorum sesim nerde? sevincim nerde? nerdeyim nerdesin?... bilmiyorum bilmiyorsun . . . seni seviyorum demiyordum bu susan aynı kuşlar mı hüzünle bu ağlayan o periler mi bu kuyuların duvarları tutulmaz mı olmuş yine... yine yusuf' u bi çareyim.. yunus' tan bilahare..
isminin baş harflerini yorganlarla örtüyorum gecemin ayazında üşümesin diye ah dedim dertlendim yaktım harmanı boynumda intiharlarımın fermanı intihar etmek mi denir yoksa kalkışmak mı? bilmiyorum biliyorsun! yok bu derdimin dermanı ferman ağlar ben ağlar..
seni sewiyorum demiyordum ülkemi sewdiğimi söyleyemediğim gibi!
Sen yoksun. Köşe başları daha bir tehlikeli. Sokak lambaları yakılmıyor artık. Pencerelerde kepenkler asılı. Ürperten sessizliği var gecenin. Sokak sessiz sinemayı oynuyor cinayet sahneleri üzerine. Sokağa çıkma yasağı konulmuş. İnsanlarin üzerinde belirsiz bir tedirginlik. Evlerden yükselen sessizlik ugultuları. King romanını andıran bir hava... yokluğunun açtığı erezyon. Yan daireden hafifçe titreşen yoksul gramafon. Birer birer ateşleri sönen köşebaşı sarhoşları. Arabaları devrilen sokak simitçileri. Hep bir ağızdan söylenen protest şarkılar. Göze batan herkes ölüyor. Göze batan herkes seni gitti biliyor. Şehir, gidişinin hesabını bizden soruyor!!!
Alnımı dayadığım pencerede kimsesizliğin sonu. Buğulanmış... Rakı beyazını andıran renk tonu. Sıcak nefesimle daha da buğulu. Biraz daha ve biraz daha. Ben bu buğuyu bozarım arkadaş... Belki boyalı kalemlerle duvarlara yazamasamda... Pencereme yazarim soldan yükselen güneş eşliğinde...
- Sen Yoksun!
Işıklar sönük. Caddeler iki körebe. Gece ayazında idam edilen sonbahar yaprakları. Sen yoksun! Baharlar yok. Sen yoksun...Nefes aldığın her yer derbeder, darmadağan..
Gidişini nasıl unutsun şimdi bu viran-şehir!
♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠♠
-I-
Yine sen yoksun..Gidişini seyretmek yok bu sefer arkandan! Arkandan gözyalarımla sular dökmeyeceğim bu sefer... Yine kapanmayacağım içime.. Çünkü sen içime kapandığım diğer a$klar gibi değildin.. ve sen yoktun.. içim 1980' i yaşıyordu... Her köşe başında bir yatan.. Hani baharlar olmazdı o zaman her yanımız kan gölüne dönerdi... sen yoksun..
- dumanina sarilmişim
yaktıgın sigaranin..nefesim yok... cigerlerim zaten beterdi... sen yoksun ya... eski halim de yok... !
olmayan baharlar sensiz daha bir güzel.. yaparklar sensiz baharına dökülüyor.. topragina süzülüyor... sen yoksun.. cehennem sıcağıma yağmur düşüyor! Yaşanırdı sevdalar kurşunların gölgesinde.. Kulağıma fısıldayışın yoktu artık...Ben seni unutmak icin sevmedim.. Sakladım.. içimde kendime sakladığım o baharlar yok artık.. çünkü sen yoksun..
- her kose basinda resmin...
duvarlarda afişlerin... seni görmek sahte gözlerine bakmak gibi sen yoksun içimde yüzler yok.. yüzün yok...
o da sadece bir gün sürer... ne gözlerimdeki yaş Ladoga ne bendeki ömür Sekoya... kelebek ömründen göz yası kadardir.
yaktığın ateşe bir ben yanarım bu yangın ağlasanda sönmez..
syracusa sokaklarında koşan bendim arşimet değildi o elma benim başıma düşmüştü anlıyor musun newton kimmiş?! çarmıha beni germişlerdi hem, we yahuda we brutus sen de mi sen de mi?
ya bana... halime.. içimdeki sözcüklere yahut zihnimde kalan suretlere...
benim kendini kaybetmişliğimin öyküsüne kim ağlar?
- Cehennemin içine uzun bakma!
Cehennemde senin içine bakar.
Daha güzel başlanamazdı... Nerden başlayabilirdim ki? Anımsadığım cümlelerden daha farklı bir söylemdeyim... Bu sefer kendimdeyim...
O zaman da kendimdeydim. Israrla tekrarlamaktan bıkmayacağım kelimeler dilimde.. bıraksam heryer bertaraf... Önce bir sigara yakmalıyım... O zamana bakınca yine elimde sigara vardı... Kötü benzetme... yanlış intibah bırakmasın.. Seni sigaraya benzetmek... Çünkü benim bir başladığım, bir sonla bitiyor... Alışık olan var..
Fazla mı anarşik oldum? Yıkıcı cümlelerimden sonra yapıcı olmak zor geldi. Aklım başka yerde. Dilim sıkıştı yavaş yavaş kayıyor düş semptomlarıma. bu daha farklı olmalı..
evet... daha farklı olmalı... Bu sefer ne şizofren yapım var... Ne şizoid ne de elimde prematüre cümlelerim... Tek hamle yeter diyorum..
kendinden yakın daha ne olabilir ki insana sanırım cevabını bulacak yeteneğim yok... nakış gibi işlenmiş bir hafızam var bariz açık.
sen serapmışsın sadece bayılınca geçen şimdi burdasin.. arkamı dönsem olmayacak gibisin...
Birazcık yalan söyleyebilirim... Hafızam o kadar iyi değil.. Nasıl başladığını değil nasıl geliştiğini bilirim ben.. Başlamanın ne önemi var... Bir Merhaba, ya bir gülüş.. yağmur, çamur, boran, kar... herşeyle başlayabilir..
Sahî lerin senin olsun.. ben yalanların yalancısıyım...
- oysa başka iklimlerde olmalı
mesela bir bahar akşamı usulca titrerken menekşe we yorgunluğunu argınlığına düğümleyip giderken sen işe mesela bir çocuk kahkahası mesela rengarenk bir uçurtma!..
Çok mu militan oldum? Ağlatmaya meyilli cümlelerimden sonra... Ne işi var çocuğun, rengin, uçurtmanın... İşte böyle başladın sende... Böyle girdin cümlelerime... Böyle girdin tekdüze literatürüme...şimdi yerle bir.. Darmadağan ettiğini değil, beni bir nebze değiştirdiğini söylüyorum...
- gerçekten hoşmuşsun
sen hep ters yöne koşmuşsun sen ışıklar içinde loşmuşsun sen gerçekten warolmuş musun?!...
anlaşılmaz mısralar dökülüyor yine parmak uçlarımdan biliyorum biliyorum leyli sapmalar arasında imgelem boşluğuna düşmem tuhaf geliyor sana we boş geliyor boşluğa düşmem izafiyet teorisi gibi oluyorum bazen..biliyorum..
.... .. ... dünümde sen vardın ben uyumadan önce bugünümde de varsın son sigaramdan önce ne önemi var şimdi nasıl başladığının?
özetle__ tüm samimiyetinle... içinden geldiği gibi.. omuz omuza halaya durur gibi...
- senin öykün war benim şiirim
we çok mor,çok pembe,çok mawi çiçekleri war kilikia owasının we hazar azar azar silinen mürekkebin ağıtını yazar.
alayına değil.... birine gider..
Gözlerimde biriken çoşku Titreyen parmaklarım Hissetmesi yetiyordu İmitasyon olmayan bir duygu.
ben içime hangi duayı katsam amininde sesin-iz wardı..
omzuna martı sesleri sesine gitarlar karışır warsa gecende bir yıldız parıltısı yakarıştır!
- ki
hüvvel bâki bütün gitarlar susmuştu bütün sazlar bozuk düzen bütün kemanlar senfonisiz bütün söyleyenler dilini yutmuştu.
bir sen,bir de ten- kafesten bülbül ile gül aşk-ı memnu
der-sim'in gümüş kapıları yedi cihet yetmiş yedi ihanetten kapanır ya munz we ur olandan el-aziz'e bir yıldız bağlarım ne takiyüddin ne nostradamus senin horoskopundaki öykü'ye sadece ben ağlarım!.. :)
ve..
şimal rüzgarı sonatı parçalarken sol'umun anahtarlarını beethoven kadar sağırdı gözlerin tchaikowsky kadar ağır..
ardından kopan tufanları üstüne eklenen tayfun*ları Nuh görse bu tufanı Tanrı kıs kıs gülüyor derdi gökten.
bizim tüm cografyamız darmadağınken dört bir yanımız engebeliyken bir martı edasıyla nasıl uçtun-uz biz dalgadaki balığa sorarken martı bir anda düze indi...
martı balığa aşık oldu gece sükut unu bozdu... rüzgar verdi tirandosunu gece oldu soprano...
sesiniz artık bir tıkırtı değil gecelerimize..
bir malahit bir kantaşı attım içimdeki deliye düşeceği yeri bilir...
Hatay'ın Samandağ ilçesinden 11 yıl önce Suudi Arabistan’a giderek berber dükkanı açan ve Allah küfretmele suçlanıp 13 aydır cezaevinde bulunan 31 yaşındaki Sabri Boğday hakkında idam cezası verildi. Türk makamlarının girişimleri bir sonuç getirmezse, tutuklu gencin başı kesilerek ceza infaz edilecek.
Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde berberlik yapan Sabri Boğday, Mısır’lı terzi komşusu ile bilinmeyen bir nedenle tartışmasının ardından, Mısırlı komşusu olay yerine gelen polislere, “Bu adam Allah’a küfür etti” deyince, tutuklanarak cezaevine konuldu. 13 aydır cezaevinde bulunan Boğday, bu süre içerisinde 8 kez duruşmaya çıkarken, iftirayı attığı iddia edilen Mısırlı ise kaçarak ortadan kayboldu. Son duruşmada idam kararı çıkınca temyize başvuran Boğday, birkaç gün önce yanına gelen bir cezaevi personelinin elindeki telefonu uzatarak, “Başını keseceğiz. Ailene telefon açıp vedalaş” demesi üzerine şoka girdi. Ailesini arayan genç adam çok korktuğunu ve yakında idam edileceğini söyleyerek ailesiyle vedalaştı.
http://www.milliyet.com.tr/default.aspx?aType=SonDakika&ArticleID=515752&Date=11.04.2008&Kategori=du
Haberi bu sabah öğrendim. Bir Mısır lı Bir Türkten Daha Müslümandır. Aksi halde bizim medyamız yerine, Muhafazakar olarak bilinen başbakanın girişimlerde bulunması gerekir.
Irak bile.. yakalıdığı Amerikan ajanlarını (ne kadar şeriatçı olsalarda) Amerikanın baskısı üzerine serbest bırakmaları hiç te şaşırtıcı bir şey değil.
Eğer o Türk Berber Vatandaşımız bir müslümanın iftira atması üzerine katledilirse... Merak ediyorum Akp bu sefer oy alabilecek mi?
***
biri gitmişse ve gittiğinde ismi dökülmüşse kan gibi gözlerinden dumana boğarsın kirpiklerini yarım kalan şiirler gibi..
- biri gitmişse
we biri giderken sellenip almışsa canını dellenip yağmura bıçak çekersin yazılmamış öyküler gibi..
biri gitmişse ebrar olanların nimetini okuyorsan we sen tevekkül ve tebessüm içinde beklersin daha gelmemiş mektuplar gibi..
... ... kalmışsa birisi içerde acı üstüne acı birikmiştir avuçiçlerinde
- günleri tespih,yolları seccade
yüzüne sürer her gece o avuçları aminsiz dualar gibi...
sadece...
Ewren içine çöker!.. Sokaklar ıslanır, yağmur hırslanır, asalak bir hüzün tam sırtına yaslanır. Şehir soluklaştırır yıldızların ışığını…aşığını…kaybetmiştir aşk. Yabanlaşır! Yamanlaşır yağmur,hayat yalanlaşır. //İnsan acıya da alışır//
We sen gelirsin bir avuç pırıltılı, bir avuç berrak,bir avuç kana kana su gibi. Hayatım başkalaşır… GECE EWRENDİR ÇÖKER İÇİNE!!! Yaşamak süsü werilmiş bir cinayetim üstelik.Öldüm kendi külümden! Güzel kokuyordu dikenler,yapraklar yaraladı beni. İlkokulda tane tane yazan arkadaşlarım gibi olabilseydim keşke,ama yok,mayam tutmaz. Hep dağınık we asimetriğim bu domino dünyasında. Buruştu hayatım sürekli kullanılmaktan, ütüsüz karakterimin suçudur belki bu. Bilmiyorum. Anlamadım we yalanlamadım. Bir kawşak wardı sanırım çocuklukta aranması gereken, aramadım.Labirent içinde kawşakları sayamadım. Ara notalar gibi yaşadım dikkat çekmeden, ana notalar sıktı beni. Hayat sigara gibi yakıştı dudağıma ama zarar werdi. Alışkanlık yaparak yıprattı beni…
GECE EWRENDİR ÇÖKER İÇİME!!! İnsan içine kırılır! Kırdınız beni en ince yerimden we kızdınız bana bunun için. Siyahı we sizi çok sewmiştim oysa. Şakalarımı mı sewiyordunuz kargaşalarımı mı? Çözemedim. Ama siz, kırdınız beni en ince yerimden. İlk gördüğüm renk gibi hatırlıyorum siyahı we son gördüğüm renk de o olacak sanki. Gözümü ne zaman kapasam siyahı görüyorum çünki. Hem zaten uzay da siyah değil mi? Siyahı sewdim, beyazla örtemezdim pisliklerimi çünki!.. Yazılarımı tersten gösterir hep hayat aynası.Anlamazsınız.Hüznümün failidir işte bu gerçek.mutlu olmak istedikçe tersi tutar,güldükçe ağlarım. İki saat yürüsem ulaşırım dersiniz karşınızdaki dağlara.Yürüyünce anlarsınız,dağın görüntüsü yakındır yalnızca.Bazen ses yakından gelse de sahibi uzak olabilir mesela. Sıcak pencerelerden baktınız kışın içindeki bana, kışın içinden baktım sıcak pencerelerinize we yalanlarınıza. Üşüdüm. Büyük büyük üşüdüm. Çok sâhi üşüdüm. Yine de kırdınız beni en ince yerimden. Sewmiyorum kalabalıklarınızı we gürültünüzü, iğrenç buluyorum bu leşin üstündeki onlarca sinek görüntünüzü! Söylemedim, söylemedim bunu hiç. Sadece kabullenmeye çalıştım.. Çok perwâsızdınız, çok umarsızdınız. Hiç denemediniz bana yakın olmayı.. Yaşamak süsü werilmiş bir cinayetim şimdi, öldüm kendi külümden We siz, kırdınız beni en ince yerimden Yüreğimden!
- Hakan Kalyoncu - Arkhe Dergisi Mart 2008 1. Sayı
beklerken kapı önünde.. aldırmadan gömleğimi ıslatan yağmura... sormak istedim.
«Gözlerime düşmeyen damlaların, kimin saçlarında?»
yağmur yağıyor çünkü tozunu siliyor hayatın, üstümüzden! Çünkü biz biraz umutsuzduk... Çünkü biz biraz çocuktuk... Hala biraz çocuğuz... Hep biraz biraz...
O kadar şiddettliydi ki yağmur, kâğıttan gemilerimi suya batırdı!
yalnızdık çünkü.. Sarılacak iki kolumuz olmadı... Başımızı koyduğumuz bir omuz, ya da dost nefesini saklayacak bir heybe! Kimsesizdik..Sessizdik.. .yalnızlığı içine çeken tiryakiydik hep..
Biz; o başkent kalabalığında sakindik.. yalnızdık.. Biz; o tıklım tıklım kalabalıklar içinde yalnızdık!!!
Bazen dalgaların sırtından fışkıran bir martı..Ne bekliyordunuz? Balık mı? Yahut martının balığa aşık olmasını mı? eskide kaldı o hikaye... Nükleer atıklar gelmeden önce... Martı ve balık son tangosunu yapmışlardı oysa...
Bazende beyaz karların altından heyelanlar yaratan kardelenler... Hani o Sarıkamış yolunda şehit bedenlerin altında ezilen kardelenler...
Bazendeiki sınır arasında kalan âşk... Birbirine uzanmaya çalışan elleri acımasızca kanatan o dikenli teller... Askeri Bölgedir girilmez... Aşk burayada girdi.. Araya kan girdi..
Hayat bunlara ragmen güzeldir... Eğer hayatın dışındaysan.. Ne çıkar ateş böceği sansalar bizi..
//////////////////////// \\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\\
- Düşünüyorum da,
sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek... Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi, naif yönlerimizin keşfedilmesi, cesaretsizligimizin anlaşılması, korkularımızın paylaşılması sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti. Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız... ..
- Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden. İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler. Kirpiler ve kaplumbağalar gibi. Sahi koruyor mu bizi bu çatlamamış sert kabuk? Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi? Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize.? Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi? duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu? Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak. Ne çıkar ateşböceği sansalar beni? ...
- Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin
o uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz? Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine. O da çözülecek belki. Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince. , Oysa bir görebilsek bunu. Kalmadı böyle insanlar demesek. Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak. Kırılmaktan korkmasak. İncinsek, yaralansak. Ne olur bir darbe daha alsak. Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu. Denesek. Risk alsak. Yanılsak. Fark etmez. ...
- Tekrar, tekrar bıkmadan denesek.
Ve kucaklaşsak yeniden. Tıpkı eskisi gibi. Ne olduğunu anlayamadığımız o onbeş yıldan öncesi gibi. O zaman fark edeceğiz. Ne kadar özlediğimizi birbirimizi. Neler biriktirdiğimizi, kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi. Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa. Vakit az, paylaşmak, sarılmak için. Yaşadığımız coğrafya zor, sartları ağır. Yüreği daha fazla küstürmemek lazım. Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan. Ve koşullar bir türlü düzelmeyen. Sevgiye çok ihtiyacımız var. Ufukta kara bir kış görünüyor. Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri. Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı. Kurtulun bu yükten. Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize. Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri. Hem hepimiz bir yıldızız. Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.
- Rabindranath TAGORE -
..ama Birden bire çok değiştin, seni tanıyamadim! Güvenerek sığınmıştım oysa dostluğuna! En yakılmayacak gemilerimi yaktım.. Kelimelerimi yaktım.. üşüdüğüm gecelerde.. Ben hayallerimi yaktim.. Hepsinde sen vardın... Ama seni yakamadim... Gözyaşlarımla söndürdüm alevini...
Senin dediğin olsaydi; Ben senin şehrine uğramazdim... Senin şehrinde senin gibi dolaşmazdim.. Sen varmışsın gibi nargilemi içmezdim.. Senin dediğin olsaydi; zaten herşey farklı olurdu... Ben kendi bildiğimi... Sen kendi bildiğini yaptin.. Ama acı veren sadece senin yaptıklarındı..
- Son sigaramin son dumanındayim simdi...
Ne geceler aştım yine aynı gecedeyim.. Bunu geceyi aşmak o kadar zor ki... Seninde farkın yok...bilirim... Ama bu geceyi aşmak o kadar zor ki..
Bir sen vardın... Sadece sen vardın... Şimdi herşey senden yoksun.. Sen kendinden yoksun...
O gece geldim demiştin... ! Dediğin gece gelecektin.. Ya tüm benimsemişliğinle gelecektin... Ya da herşeyini alıp hepten gidecektin.... Uzadi... uzadii.. hep uzattın... Şimdi gidiyorsun.. Git.. Bu sefer gitme demeyeceğim...
Herşeyini al.. Dostluğunu al.. Yaşanmışlığını al.. Sözlerini al.. Gözlerini al... Ama benden değil..
h.a
Saat geç olmuştu, yorgundu gözlerimin altındaki kırışıklıklar. Kan pıhtısı yerleşmiş. Uyku öncesi hafif sanrılar. Duvarlarda gezinen şarap yudumları. Sarhoştum. Duvarlar birbirine çarpıyor ve eziliyordum. Sırt üstü yatmıştım yatağıma. Yorgan üstümden akıp gidiyor. İliklerime kadar işliyor gecenin soğukluğu. Ve uyumuştum sonunda.
-1.Rüya- yapayalnızdım... Uyuya kaldığım yerde uyandım. Ama çöl. Sımsıcak rüzgarların altında güneşi tenimde hissediyordum. Serap görmek değil, sanki her yer serap. Ne bir insan, ne bir duvar ve de kuş cıvıltısı.. Bildiğiniz çöl... Hz. Hüseyinin bitap düştüğü o çöllerden.. Yahut Mecnun' un aşarken yorulduğu... Yahut Eyüp Peygamber in ilk İstanbul seferinde yol aldığı.. Filmlerdeki çöllerden işte...aynı tablo.
Sırt çantamda yok üstelik... Kuru bir gömlek var üstümde.. Terden sırılsıklam olmuş bedenime öyle bir yapışıyor ki. Su zaten yok! Yürüdükçe açılıyor dizlerim. Rabbim güç üstüne güç veriyor sanki. Bir tepe var ilerde...Mesafe 20 adım kadar... Ama bir adımda varıyorum sanki. Garip. Tepenin başında bir adam. Sakalı beyaz değil, abim yaşlarında.. Elinde bir kalem ve dizinde ucu yanık beyaz bir sayfa... Sol tarafı işaret ediyor elindeki kalemle. Bakıyorum.. ve baktıkça bana doğru yaklaşan bir kuyu! Öyle susamışım ki... Çıkmak namümkün olsada kalırım ben o kuyuda.. Birden atladım kuyuya.. Ama atlamak değil düşmekti sanki...
Serbest Düşüş..
- "serbest dönüş bu tutsak ölüşlerin-iz içinde
şimdi we sonra
ân'da we rüyânızda
anlayacaksınız
ki sen/siz!
yan yatmış sekiz
yollarındadır çileli yürüyüş
utanmayın
sıkılmayın
darılmayın
/Secde-i tilâvet../
ondan gel-din/iz
onadır dönüş..."
demişti yusuf yalnızlığım... Kuyu daralıyor... Sıkışıyorum.. Rabbim bana güç ver... İki büklüm kalakalıyorum... Yine susuzum.. Rabbim bana bir yudum su ver... Aminxamin. Dualarım inceden yankılanıyordu kuyudan...Ve birden kuyunun başında insan sureti... Ya da suretinin sureti.. O kadar derinliğe insan eli nasıl uzansın? Tutup yakamdan çekiyor beni aydınlığa doğru.. yine güneş!
- "yolda aşağıya düşüş,
hakikatte yükselmekmiş.. "
demişti dost nefesim..!
baygınlık geçirmiştim.. Uyandığımda meryemin kollarındaydım. Unutuvermiştim herşeyi. Ne kuyu, ne güneş, ne de suret...-ler.. Meryem vardı o an! herşeye muktedir olan. Tutulmuştum... gözlerim kıpırdıyor sadece... İçim yanıyordu...yüreğime güneş kondurmuştu titrek elleriyle bu nehir yüzlü...!
- "düşmek Kabilin gözlerinden;
gelmezdi belki ateş suretindeki o kuş!"
anladınız... O kadının gözlerinde hummalı Ankâlar saklanıyordu...
Ölümüne tav olmuştum ya da ölümüne...
Birden karardı pencereler. Meryemin kolları arasında değilim artık. Bileklerimde prangalar... Duvara zincirli, kan kokan bir zindandı burası. Demir parmaklıkları yok... Dört duvar... Ben buraya nasıl geldim? Ben buraya nasıl düştüm? Küçük bir pencere... İğne deliği... Nemrutun sonu olan sinek, belki burdan girdi!!!!
Susuzdum. Rabbim kelimelerimin ucunda pelteklediğim yerde! Bana sonsuz güç ver! -ki anlayayım hakikatı...
rüya bitti.
Uyandığım gibi suya sarıldım. Ağzımı musluğa dayadım. Su içime bir yağ gibi akıyordu... Kafam bir dünya! Bir bardak su aldım... Ve yine döşeğimdeydim.. Sanrılar görmeden daldım uykuya...
-2. ve son rüya-
yine zindandaydım... uyandığım, uyuduğum ve susadığım o yerde.. birden aklıma sevdiğim kadınlar geldi. Ağladım.. Elbet vuracaktı beni yüreğimin en derininden, o bedduaları! Ağladıkça kanadım... Ben kendimi, aşk var olana dek çocuk zannederdim! Gözlerim kan toplamış... Rabbim bana da bahşet bir yusuf gömleği!!! Musallada olsam bu kadar düşünmezdim...sorgulamazdım.. âşkı..
- "Ne kadınlar sevdim zaten yoktular..."
- /Düşürdün beni İnsani şeytanlarin orta yerine....
Melek verdin bana en güzelinden ben doğarken....
Bir Melek daha verdin en güzelinden ben aşık olurken....
Düşürdün beni hayatin şah damarina en ince yerine...
Güzeli çirkini gördüm... İyiyi sevdim kötüyü kınadım...
Ben düştüm ama nasıl düştüm... /
Yine uyandım... Sabah olmuştu belkide öğlen... Ezan sesi deliyordu kulağımı..Dinledikçe açıldım... Bardak suyumu içtim... Kutsal Kâse gibi geldi... İnsan içine çıkacak takati, o gücü bulamıyordum kendimde... Hani Rabbim bana sonsuz güç vermişti... Ayak sesleri yankılanıyor Asma sokaktan... gideceğim ilk yer olmalı SULTANAHMET' te ezan sesi..
Sonra bakarım bir hal çaresine... Aşksa aşk.... Sevgiyse sevgi.. Kadınsa kadın.. Ama bu sefer beni düşümde yakan olmasın!
ve Feraye!
Saçlarına toka niyetine taktığı sözleri,
rüzgar esince nasılda çarpıyor yüzüme.
Koşsam peşinden yine düşerim diye korkuyorum
...
Konuşsam desem..
O cesareti bana verir mi ki?
Geniş omuzlu büyük turist!
Bana bir bakar mısın?
Beni, ben anlatmadan anla lütfen..
Adınız Feraye mi?
Değil mi?
Olsun Feraye gibisiniz...
Sesiniz,kelimeniz,duruşunuz aynı o...
...
Şimdi Dilimde Feray-î bir ıslık...
Ona benziyor..
Kaşı,gözü, yürüşüyü aynı o...
Gölgesi hafif cılız.. ama o..
Birde saçından rüzgar estimi...
İşte o Feraye.."
Kulağımı delip te geçen sesler. Yalnızlık sesleri... Sarhoş sallanan gecelerde, Aslında ben anlatıyorum ama... Siz anlayabildiniz mi? Demek istediğim; dediğimden öte... Söyleyemediğim...
sol aynamda kırılan bir parca.. -dır yanlızlık...
ah! aahhh! (bir dipten gelen ses..-kurtarılmayi beklerken..)
Sol yanım kabardı yine
Tek basına tren yolculuğu yapmaktir yanlızlık... Simitçinin sana uzattiği tek başına yediğin küncülü simittir yanlızlık... herşeye mahsustur...herşey ona mahsustur... paylaşılmayan... Açlığa hüküm yemiş.. Tek ekmek parçası... Yanlızlık bunun kokusunda... yani...
Adı -Yalnızlık-.
- Yanlızlık hoş geldin...
Seni ben yürüdüğüm o ermeni kaldırımlarinda bulmustum...
Hoş geldin..
Nedense hiç gitmiyorsun..
Ve şimdi her yanımdasin...
Hiç olmadığın kadar eski Ve olduğun kadar yenisin bende.. Bahçemde açmaya çekingen tohumlar gibi.. Sen o bahçelerin, hiç suyu oldun mu?
Sen değilmiydin.. tepeden tırnağa kadar üşümüş bedenime, kova kova soğuk sular boşaltan...
soğuk duş gibidir hiçlik... sen hiç -hiç- olmadın!
Aslında Sen Hiç OLMADIN!
Ama sen hiç; hiç değilsin bende!
/Bir Hiç Kadar Bile Olamadın!
- O! Tekil olan ana hücre...
kapı içeriye mi açılıyor? yoksa içine kapanıklığına mı?
Hiç -e! Bütün bunlar hiçe..
Hiç bir yere. Sonuna kadar daima kapalı...
İçinde gizledikleri için değidir kapı ...dışındakiler için de değil!
Kapı ikimiz için... O' nun için.. "O" olan Hiç için...
7 yorum var - 29 Aralık 2007 11:38
Sen yokmuşsun gibi davranmaya, hiç olmamışsın gibi yaşamaya devam ediyorum. Soğuk bakışlar altında ezilmeye karşı koyamadan. Sarhoş olma mahiyetinde yanaştığım iskele bile eziyor beni. Yanıma yanaşan çocuk şaşırmış halde bakıyor, şaraptan kıpkırmızı olmuş gözlerime. Ya ben yerimde duramıyorum ya da bu fakir genç madde bağımlısıydı. Anlat ağabey anlat, o gözlerindeki alevden bizde yok mu sanıyorsun? Biz de yandık, bizde ıslandık kendi gözyaşımızda…
Daha ne diyebilirdim ki. Bu çocuklar sadece tinere âşık sanırdım! Boya kokusundan yanan gözleri var sanırdım. Aşk söz konusu olduğunda, köylüsü de kralı da eşittir bu dünyanın! Ama aşk herkese farklı acılar tattırabiliyor. Çünkü kemik iliğine geçinceye kadar tozpembedir her şey. Bende bu saatten sonra sen yokmuşsun gibi davranmaya iptal ediyorum kendimi… Sen zaten yoksun artık! Görünürde senden geriye hiçbir şey kalmadığında, bir gün sende kalmayacaksın… Parça parça eksileceksin yüreğimden, hafifçe silineceksin gözbebeklerimden. Ben seni, senin beni bıraktığın yerde zaten bırakmıştım! Gidişini seyretmemiştim üstelik üşüyen ellerimi sığdırmamıştım ceplerime. Gözlerime yerleşen nem, beklide esip geçen rüzgârın işgüzarlığıdır kim bilir. Gidişini görmezden gelsem de gölgem gölgene sarılıp gitmişti. Sen yine varlığımdan habersiz yürüyüp gidecektin. Sen olmasan da bir yanın bana ait olmuştu artık. Yoksa ne gölgem gelirdi peşinden, nede kesilen soluğum!
Artık sen yoksun. İçimde baharlar da yok. Sonsuz duraklara giden trenlerimde yok beyin istasyonlarımdan kalkan. Beynimden kendini alıp, yüklenip sırtına binmiştin son trenime… Onlarda senin adımlarına takılıp gitmişti. Saçlarına yapışan toz parçaları gibi yapışıp kalmıştı. Sen beni bir başıma bıraktın ve geride hiçbir şey unutmadın kendinden ama her şeyimi alıp götürdün.
Ben kendimi, sen beni anlatana ben seni anlayana kadar hiç tanımadım! Yeni yeni keşfediyorum parmak uçlarımdaki çıplak soğukluğu.
8 yorum var - 09 Aralık 2007 00:06
Yaksam mı bir sigara daha yetişir mi?
Bu gelen son tren olmalı.. ya kaçırırsak?
Kaç durak var önümüzde?
Gitmek... bir an önce!
Burda tren günde 2 sefer geçiyor..
ve hep aynı tren....
Ezberledim artık heryerini..
Biletçiyle sıkı fıkı olduk..
Artık öğrenci kimliği istemiyor benden..
-Yine mi Mersin' e delikanlı?
-Başka gidecek yer var mı?
İki şehir arasında mekik dokumak benimkisi tren raylarından!
Küçük bir istasyon..
Simitçi değişmiş..
Gevrek denilen taze simitlerden..
Ah! birde yanında çay olsa dedirten cinslerden...
-Her zaman ki simitçiye ne oldu?
-Kardeşim mi?
-Saçları altın sarısı olan..maviş gözlü..
-Hasta O bugün; abi..
-Geçmiş olsun.. Ver o zaman bir simit..
Simitçiler değişince simitlerde değişiyor nedense..
Her simitçi kendi simitini mi yapıyor ne?
Neyse yolculuk başladı yine..
Uyusam mı? Ne de olsa son durakta inecem..
Tren çok sallanıyor bu sefer... Sarhoş anlaşılan..
Neredeyse Sekiz çizecek.. mazAllah!
Güzel bir koku..
Sarışın bayandan geliyor anlaşılan.
Yanımdaki boş koltuğa oturmuş.
Dalmışım.
Merhaba diyor..usulca..
-Merhaba sizede!
-Mersine mi?
-Başka gidecek yer var mı?
-Olmalı...
Kadın benden daha çetin ceviz çıktı iyimi..
Saçları da ne güzel... Gözleri renkli mi ne? Aynı O..! -na benziyor.
Anlaşıldı yol boyu susacağız!
-Öğrenciyiz galiba?
-Ben öyle gibi duruyorum ama sizi bilemem..
Veee.. 1-0..
Atan bir karşılayan sıfır..
Okuldan kalma bir alışkanlık işte.. :=)
-Bende öğrenciyim de ondan sordum..
-Ne güzel.. Hangi kampüs?
İnsanın yaşadığı şehirde tek bir üniversitenin olmasi şaşırılmayacak bir durum olsa gerek!
-Sizinle aynı kampüs.. Ben sizi hep görüyorum..
-Hangi bölüm?
-Elektronik.. II. örgün.
-Hadi ya....Bende elektronik.. I. örgün..
-Biliyorum.
Beraberliği yakaladı hatun.. :s
Oysa ben hiç görmemiştim... Üstelik "hep" görmüyorum...
-İyi misiniz?
-Hı? Haa..evet evet... Pardon... Ben sizi hiç görmedim de okulda..
Hatırlamaya zorluyordum kendimi...
Nasıl olurda görmez insan bu gözleri!
Derken..çözülen dillerimiz yeniden bağlandı...
Sustuk..
Yok bu böyle olmayacak..
Yol boyu sessizlik...
Aslında bir nedeni olmalı tüm bunların?
Her hafta sonu aynı saatte kendi kentime gitmek için bu istasyonda bekliyordum.
Ve hiç böylesine güzel bir yolcu görmemiştim... Ve de benimle aynı treni bekleyen.
- /Ezberledim dedim ya treni. Kaçarı yok yolcusuda ezberlenecek.. :) /
Şimdi dönüp şu hatuna bir güzel soru yağmuruna tutup konuşturmak vardı ya neyse..
Düşünmeye kalmadı.... Soru ondan geldi.
-Vizeler de bitti.. Umutlumusunuz?
-Zor bir haftaydı..Bakacaz artık, takdir hocalara kalmış.
-Haklısınız..
-Ya siz?
-Farklı bir şey yok.. aynı.
Son durağa geldik sonunda..
Tren önce hafifçe yavaşlayacak ardından bizi fizik kanunlarına göre öne itecek..
Eşyalarımı almalıydım ama hatunun kalkmasını beklemek daha uygundu.
Hafifçe doğrularak yerinden kalktı.. saçları bu kadar uzun muydu ya?
Fark etmemişim.
-Görüşmek üzere..
-Belkide..görüşmek üzere.
Diyerek gülümsedim..Sanki gülümsememden hoşlanmış gibi benim gibi gülümsedi.
Çantamı ve valizimi yüklendiğim gibi trenin basamaklarını bir bir atlayarak indim sonunda.
Sonunda Mersin..
Güneşi bir şenlik havasında karşılamaya hazırlanırken İstanbul, birden bire bir hüzün akmaya başladı, gözlerimin şah damarlarından!
Paldır küldür dökülüyordu insanlar dışarıya ewlerinden, ben yokluğuna naralar attığım zaman. Deprem kargaşasında, yolun karşı tarafında bekleyen trafik ışıkları kırmızıya çalıyordu.
Tıklım tıklım kalabalık içinde sana kaçmaya çalışırken yüreğim.
Çaresizdi, kalbim ışığa durdu! /atmadan../
İnsan seline nasıl alışsın şimdi yokluğuna hasret bu şehir! Bir avuç gözyaşı bıraktığın bu şehir, yağmur dolu hatıralarını kusuyor şimdi yırtık bulutlar arasından.
Gürleyen göğün kara görüntüsünü yıkıyordu üstüme bu yağmurlar, ince ince kaytarmaya çalışıyordum balkon altlarından. Yere çarpan damlacıklar fışkırıyordu pantolon paçalarıma. Koşar adım sürüklüyordum kendimi, ikili beşli sıralanmış insanların arasından, karşı kaldırıma. O an İstanbul da olası bir depreme hazırlanıyordu, sen henüz ewinden çıkmamışken!
Tehlike çanlarından kaçan bir fare gibi sığınacak bir delik aradım ardı sıra dizilen dükkanlardan. "Hoşgeldin Delikanlı" diyerek karşılayan bir çaycı dükkanı olacağını nerden bilebilirdim bu köhne şehirde... ve Sıcaklığını yudumladığım bu çay, yağmurun dinmesine yetiyordu.
Sen, hiç adımlarını gezdirmediğin bu sokaklarda beni bir başıma bırakıp gittin. Oysa bu kaldırımlar senin topuklu siyah ayakkabılarını bekliyordu... Birbirine muhtaç, birbirinden yetim bu şehri ve beni bırakıp gittin!
Senin gitmen için milyonlarca nedenin vardı. Benimse kalmana yetemeyecek bir nefescik hecelerim! Sarsılmadı mı gidişinde bu şehir? Sanki, bir ben razı değildim gidişine. Kabul et! Bu şehrin üstüne kenetlenmemişmiydi rasathanelerin gözleri? Sırtlarına ağır gelmiş gibi sökülmedim mi çığ gibi bu şehrin dağlarından? Hıçkırdım, kendi kentim bile ağladığımı sanırken öğleye doğru, sen gittin!
Belki de yönünü çevirdin sert bir rüzgarın altın vuruşuyla, yeni sevdaya! Belki de sırtını çevirdin usulca esen, okşayan her yeni masum rüzgarlara...Nerden bilebilirdim ki; soğuk ve çatlayan göz damarlarımdan sana "Özlem" akacağını!
- /O görkemli kendime yolculuk sabahında yaktığımız ateş
başa çıkılmaz bir yangın olmuştu artık! Alevler yalıyordu saçlarımızı tatlı meltemler yerine ve ben, elinde gözyaşlarından başka suyu olmayan cengâver bir itfaiye eriydim sen benzin bidonları boşaltırken gözbebeklerime!/***
Titrek parmaklarınla heceleyerek sıralarken sen cümlelerini, ben o zaman duymuştum bu koca şehrin hep bir ağızdan söylediği "Ayrılık" şarkısını! /..aldırmadan/
- /Eylül aşkları hep ölü mü doğardı?
Yoksa en zor doğan çocuklar hep "en güzel" olanlar mıydı? Bunu hiç öğrenemedik!
- Seni ben gönderdim! Sanki sen öldün,
öldün de sanki üstünü ben örttüm!
- Bir sabah vakti, daha yeni yeni terk ederken denizi yakamoz
ve deliler gibi öpüşürken İstanbul kalabalıkla, gittin!
- Sen, hiç kurulmamış hayallerini terkedilmiş bir çocuk bahçesinde sallandırırken,
ben İstanbul'un orta yerinde "yakar top" oynadım hasretinle! /***
Gidişininin yol açtığı bu sarhoşluk selini atmaya çalışırken ben üstümden, Sen yeni yağmurlar yağdırıyordun çukurlaşmış gözbebeklerime... Kirpiklerimin lineersiz çarpıklaşmasında biriktiriyordum ben senden kalan son gözyaşlarımı!
Daha ilk "merhaba" diyen ses frekânsından anlamıştım ben bir gün arkanı dönüp gideceğini ve son "iyi geceler" demenden anlamıştım. Sen gittin!
- /Oysa biteceği biline biline başlanmış bir aşk hikâyesi değildi ki bizimkisi…
Aniden büyük bir yangın çıkmıştı yalnızlıktan kanayan gözbebeklerimizde… Sarhoş elişi kâğıtlarından yaptığımız mavi gülleri korka korka denize atmıştık… Batacaklarını bile bile çocukça bir heyecanla, yüzebileceklerine inanmıştık… /***
Oysa sen değilmiydin içimde yaşama umudunu kaybetmeyen küveze hapsolmuş bir çocuğu bakışlarınla zehirleyen!
Şimdi ne bir galip gelen "gladio" var bu arenada ne de kaplanlara yem olmuş beceriksiz savaşçı! İkimizde, kendimizi inandıramadığımız ve bu yüzden yenik düştüğümüz bir yalanın iki yitik figüranı olduk sadece.
O zaman sen git... -ki; Yaşam ancak düşlerinde mutlu etsin seni.
Git... Çünkü git.. Ama git.. Sadece git.. Düşünmeden git... ... .. . -me!
"Terentius, "Onunla her şeyi paylaşmak zevkinden mahrum kalınca, hiçbir zevki tatmamaya karar verdim" demiş, yitirdiği bir dostunun ardından.
Dost dediğin kötülükleri gecenin karanlığı gibi örter.Yalansız,dolansız,beklentisiz ilişkilerin olduğunu düşünmek ütopya. Sevgi ve dostluk çıkmaz sokağın adı. En çok incitilen,kırılan kişiler ilişkilerinde derinlik arayanlardır. Saflıklarının,temizliklerinin karşılığında ihanetler, aldatılmışlık bulunanlar. Gerçekten insanın sadık dostu kara toprak mı acaba? Cinnet geçiren toplumda dostluk aramak beyhude. Sosyal yaşamın tüm kirliliği,sahtelikleri,kahpelikleri insan ilişkilerinin temelini oluşturuyor. Bu temeller üzerine kurulan dostlukların ne derece sağlam olacağını varın siz düşünün. Dostlukta diğer kutsal kavramlar gibi içi boşaltılmış sırıtarak yüzümüze bakıyor. Yüzme bilmeyen bir adamın derin sularda çırpınışı neye yarar ki? Ne zaman duygularımızı yaşamaya çalışsak her zaman birileri bizden önce davranıp ortaya çıkıyor. Kendi duygularını, problemlerini bize yaşatıp kendisi rahatlıyor. Peki ya biz?Biz ne zaman kime duygularımızı ihale edip rahatlayacağız?Ne zaman ve nerede olduğunun hiç önemi yok. Fakat hangi istasyona gitsem tren kalktı diyorlar. Ve ben hiç bir trene binemiyorum. Acaba bu benim kendi yazdığım senaryomuydu? Ama ben bu senaryoya kendimden çok inanıyorum. Peki içimizde durmadan büyüyüp gelişen ve tüm benliğimizi kaplayan sıkıntı ve acı neyin nesi? Sokakta rastladığım her garibanın,her yoksulun yüzü annem oluveriyor birdenbire. Benden ne istiyorlar?Benim sormam gereken soruları onlar annem adına bana neden soruyorlar?Yaşadığı yılgın hayatın sorumlusu ve hatta o yılgın hayatına son veren lanet hastalığın sebebi demi benim?Yine kendi duygularımı yaşayamadan başka duygular hakim oldu benliğime. Annem olan yüzler neden annelik görevlerini yerine getirip korumuyorlar beni bu onursuz dünyanın kötülüklerinden?İçi boşaltılmış dünya da halen dostluk denen güler yüzlü bir varlığın yaşadığını neden kimse görmüyor? Ve neden kimse sahiplenmiyor bu varlığa. Yoksa gerçek bunlardan ötede mi?Veya gerçek yok mu?Ya hep ya hiçlerle bu dünyanın finalini oynamak oldukça zor. Koyver gitsin;herkes kendi dünyasında kendi sahteleşmişlikleriyle, aldatılmışlıklarıyla, ağlatılmışlıklarıyla uğraşsın. Annelerin çocuklarına ihanet ettikleri bir dünyadan daha fazla ne beklenebilirki.Oysaki dostluğun istediği sadece samimiyetle bakan bir çift gözden başka bir şey değilki.Madde ve mananın birleştiği tek yer değilmidir dostluk. Dostluk ve dostlarınız adına neler yaptığınızı ve neler yapabileceğinizi bir düşünün. Herkesin kendisine en yakın hissettiği kişiler vardır. Benim en sadık dostum sigara oda vücuduma ihanet ediyor. .... Serüvendir yaşamak; ne getirir, ne götürür belli olmaz, bir gün ağlar, bir gün gülersin. En umutsuz anında; yaşlar süzülürken yanaklarından, birden donuverir hatırladığında.. Işığın olur, karanlıkları delersin.. Ya da katılırken kahkahalarla, yüzünde açan gülleri göstermek istediğin.. Belki yanı başında belki çok uzaklarda, ama bir yürek atışı kadar yakındır sana.. Kasvetli bir sabaha merhaba dediğinde gülerek, ya da düz yolda tökezlediğinde, ellerini avuçlarında hissedersin.. Çoğu zaman yalnızsındır kalabalıklarda, sahte gülücüklere sahte gülücüklerle karşılık verirsin.. İlişkiler vıcık vıcık; menfaat, ihanet, riya vardır hep etrafında.. Tiksinirsin.. Hani bazen manasızdır yaşamak. Ot gibiyim der dalar gidersin.. Bir film şeridi gibi geçerken yaşadıkların, Bir iki kareye takılır gözlerin.. O karelerden sevgi akar damarlarına.. Birden canlanır, dirilir, güçlenirsin.. Dört elle sarılırsın sonra hayata.. Meydan okursun, kafa tutarsın.. Dünyayı sırtlayıp gidesin gelir.. Ben de buradayım dersin.. Bir kucak açarsın, kolların dünyayı sarar.. Bir gülümser, içinde çiçekler açar, yüreğinde mevsim ilkbahar olur.. Yanında yüksek sesle düşünür, en mahrem sırlarına ortak edersin.. Kimi zaman kalbini kırdığın, kimi zaman gönlünü aldığın olur.. Almadan veren, çağırmadan gelen, vedasız gidendir.. Gün olur araya yollar, yıllar.. Ama hep taze sımsıcaktır anılar.. Hatırlayınca gülümsersin.. Korkmazsın... Buz üzerine yazılı değildir yitip gitmez.. Onunla alıp verdiklerin.. Bilirsin.. O benim "CAN DOSTUM" dersin.."
Dostluk söz konusu edildiğinde, bilge Çiçero’dan önce, babam gelir aklıma. Onun, Şerif Amca’yla olan dostluğunu her anımsadığımda bir sevgi tomurcuğu bitiverir kalbimde. Onların dostluk ikliminde filizlenen bu sevgi tomurcuğu, büyür büyür yayılıverir göğüs kafesimin her köşesine. Çocukluk anılarıma eşlik eden iki damla gözyaşı süzülür göz pınarlarımdan, bıyıklarım nemlenir, iç(imi) çekerim; hâlâ derin bir boşluk var yüreğimde. Oğlum Muhammed Rauf’a bir ‘baba dostu’ bırak(a)mayışımın hüznüdür, ruhumu kanırta kanırta boşaltan yara... Ağası olduğu aşiretten biricik oğlunun kanlar içindeki cesedini bırakarak, otuz yıl önce göç etmişti babama. Köyde bulunduğu her akşam, mırranın refakat ettiği muhabbete gelirdi Şerif Amca. Şerif dostunu yirmi küsûr yıllık misafirliği boyunca ayakta karşıladı, bir gün dahi sektirmeden. Babam ayağa kalktığından, köylülerimizin hepsi selama dururdu Şerif Amca’ya. Divandaki yeri hep boş tutulurdu. Onun yerine oturmak kimsenin haddine olmadığı gibi, aklından geçiren dahi ol(a)mazdı. Birkaç yıl önceydi, soğuk bedenine baba ocağından bir avuç toprak serpilsin diye aşiretine döndü Şerif Amca. Dostluğa dair sözlerime, babamın Şerif Amca’yla olan dostluğunun ellerine bûseler kondurarak başlamam, bilge Çiçero’yu, dostu Cato’yu ve bilge Çiçero’nun dostluk üzerine söylediklerini küçümsediğimden değil, daha yakın, daha naif ya da daha romantik bulduğumdandır belki. Yoksa bilge Çiçero’nun Dostluk’unu okuduğumda duyduğum hazzı, hâli hazırdaki dostluklarımda tadabilmiş değilim ne yazık ki. Dostluk söz konusu edildiğinde, bıyıklarım nemlenir, iç(imi) çekerim. Derin bir boşluk var yüreğimde. Oğlum Muhammed Rauf’a bir ‘baba dostu’ bırak(a)mayışımın hüznüdür, ruhumu kanırta kanırta boşaltan yara... Çiçero, Taroslu Arkhytas’tan naklen der ki: “Biri, göğe yükselip evreni ve yıldızların güzelliğini seyretseydi, bu seyir ona hoş gelmeyecekti; ama yanında, gördüklerini anlatacak bir dostu olsaydı, bundan çok hoşlanacaktı.” Bununla yetinmez Çiçero ve devam eder: “Dost, sanki insanın bir ikinci kendisidir. Bu duygu insanda ne kadar da içtendir! İnsan hem kendini sever, hem de bir başkasını arar; sanki iki ruhtan bir tek ruh yaratmak üzere (kendi) ruhunu onun(dostun)ki ile birleştirmek ister.” Dostluk söz konusu edildiğinde, bilge Çiçero’dan önce babam gelir aklıma. Onun, Şerif Amca’yla olan dostluğunu her anımsadığımda bir sevgi tomurcuğu bitiverir kalbimde. Onların dostluk ikliminde filizlenen bu sevgi tomurcuğu, büyür büyür yayılıverir göğüs kafesimin her köşesine. Çocukluk anılarıma eşlik eden iki damla gözyaşı süzülür gözpınarlarımdan... Babamın ve bilge Çiçero’nun dostlukları; dostluğun, hamulesiyle aşkın olandan fezeyan eden ulvi değerlerle mündemiç, ontolojik bir şey olduğunu kavrattı bana. Verili bir paradigma olarak inşa edil(e)mezliğine inandırdı beni. Buradan da kognitif verilerden muhassal, epistemolojik bir zeminde inşa edilen dostlukların, ancak modern zamanlara özgü dosluklar olduğuna ve onlarsız da yaşanabileceği hükmüne vardırttı beni. Dostluk konusunu geleneksel, hatta arkaik bir bağlamda yansıtıyor oluşum; dostlukların günümüzde geçirmekte oldukları zaafiyetlere bir telmihtir aslında. Dostluğun, daha özel bir ifadeyle, dostluklarımızın teşne olduğu felaketler, modern zamanların, zamana ve mekana göre değişen ve süfli emelleri önceleyen dostluk paradigmasının çekim alanına yuvarlanıyor olmasından mütevelliddir, kanımca... Çiçero’nun övgülerine mazhar olan Cato’nun dostluğu, gerilerde, arkaik Yunan’da kaldı. Allah’ın Resulü Hz. Muhammed ve dostlarının, köklerine, Arş’ın eşiğinden fışkıran pınardan arı duru can suyu taşıdıkları dostluklarına ne demeli! Müşriklerin, “Dostun Muhammed ‘Cebrail ile birlikte, gecenin bir vaktinde Kudüs’e, oradan da Sidretü’l-Müntehâ’ya uçtum,’ diyor.” mealindeki alaylı sözlerine: “O mu söylüyor?” sorusuna, “Evet” yanıtını alınca: “O söylüyorsa doğrudur.” diyen Hz. Ebu Bekir gibi sıddık dostlar. Bizim ve atalarımızın dostları... Dostluk söz konusu edildiğinde bıyıklarım nemlenir, iç(imi) çekerim. Derin bir boşluk var yüreğimde. Oğlum Muhammed Rauf’a bir ‘baba dostu’ bırak(a)mayışımın hüznüdür, ruhumu kanırta kanırta boşaltan yara... Ve son sözü Çiçero’ya bırakıyorum: Tanrı, dostluğu, erdemin yardımcısı olsun diye vermiştir, hataların yardakçısı olsun diye değil. Uyarmak, uyarılmak, birini sertliğe kaçmadan yapmak, ötekini sabırla, karşı koymadan kabul etmek, gerçek dostluğun özelliklerinden biri olduğu gibi, dostluk için yaranma, dalkavukluk ve yaltaklıktan daha büyük felaket olamaz. İşte, bence, insanların peşinde koşmağa değer sandıkları her şeyi, şerefi, ünü, erdemi, ruhun sükunet ve sevincini içine alan bir(likte)lik, bu bir(likte)liktir. Bütün bunlar var olunca, hayat mutluluk(la) doludur. Bunlar olmadan hayat(ta) mutlu(luk) olmaz. Mademki bu bir(likte)lik en iyi ve üstün iyiliktir; onu elde etmek istiyorsak, erdem kazanmağa çalışalım. Erdemsiz ne dostluğa ne de istenilen ruh sükûnetine erişebiliriz. Dostluk söz konusu edildiğinde, bilge Çiçero’dan önce babam gelir aklıma. Onun, Şerif Amca’yla olan dostluğunu her anımsadığımda bir sevgi tomurcuğu bitiverir kalbimde. Onların dostluk ikliminde filizlenen bu sevgi tomurcuğu, büyür büyür yayılıverir göğüs kafesimin her köşesine. Çocukluk anılarıma eşlik eden iki damla gözyaşı süzülür gözpınarlarımdan, bıyıklarım nemlenir, iç(imi) çekerim; hâlâ derin bir boşluk var yüreğimde. Oğlum Muhammed Rauf’a bir ‘baba dostu’ bırak(a)mayışımın hüznünden maada, biricik dostumun, gözleri frengi mavisi bir afetin peşinde seğirtmesindendir bütün çektiğim bu cevr ü cefa.
Eyüp AY
Çıkacağım şimdi şu kapıdan. Yüzüne çarpar gibi sertçe.. Mertçe olacak! Gidişim... Ayaklarim hep geri gitmeyi isteyecek.. Bense inatçılığımı önüme koyup vira bismilllah diyeceğim..
Şimdi.. vakit geldi.. Çıkacağım kapıdan.. Arkamdan git-me bile demiyeceksin... diyemeceksin.. İçinde bir yerdeyim..Belki bir yerindeydim.. Can çekişen.. işte o vakit.. Bir yabancı olacaksin... Aslında olmayacaksin.. Sadece bunu söyleceğim...Sana.. söylecek başka bir şeyim olmadiği için.. Birde Kendine iyi bak diyeceğim... Bu sefer hergün söylediğim o "kendine iyi bak" sözlerinden daha farklı olacak.. Bu sefer bir yerim acıyarak söyliyeceğim... Bu sefer git-me demeni umarak diyeceğim.. "sende kendine iyi bak.." demeni umarak değil...
Sen kendine iyi bak ki... Ben kenidime o kadar bakabileyim.... Sen kendini kandirma ki.. Ben sana kanmayayım... Belkide umursamicaksın.. Kendine iyi bak deyişimi... Birgün bir yerde.. Ya adım geçecek.. Yada hatırlatacak beni belkide bir şarkı... O zaman bak kendine.. İyi bakabilmiş misin? Ben sana söylediğim yürekten gidişimdi...
"Kendine İyi Bak.. Bak ki Kendin olasin... Gölgen Suretinin Aslı olsun!.."
Ama ne kadar beklemeyeceğimi söylesemde... Ben ya git-me demeni..ya da dön demeni bekleyeceğim...
Birde bu denli "kendine iyi bak" -malar var... Ne giden kendine iyi bakabilmiştir... Kalan zaten iyidir...
Konuşasım yok pek bugün... Falan filan falan filan vs vs diyesim var... herşeye; -tamam -ainen -ok -hıhımm diyesim var...
anlatabildim mi_?
önümüzdeki günler içinde.. Huzur ya Rab! Huzur istiyorum..
|
|